Birdenbire – İnsan hiç evinin yolunu unutabilir mi?

İnsan hiç evinin yolunu unutabilir mi? Doğduğun yeri, dizlerinin üzerinde emekleyerek yürümeyi öğrendiğin, yakınların haricinde başka insan suretlerini sezdiğin, kaldırım taşlarına tek tek aşina olduğun yolu unutur musun? Bazı insanlar da böyledir, yüzlerce kez geçtiğin sokakların, onlar sayesinde bir anlama büründüğünü düşünüp insanların söylediklerine kulaklarını kapamış, yüzündeki tebessüme renkler katmış, “Bu benim kaderim!” yalanına kanmışsın. Her şeye rağmen birdenbire mutluluğu paylaştığın dört duvarı unutamazsın, etten kemikten dahi olsa unutamazsın! İnsanın eli kesildiğinde canı yanar, bedeninden akan kan kırmızıyı bulanır. Peki kalbin? O nasıl kesilebilir ki, ya da kırılabilir içine nasıl olur da işleyebilir, kalbe gidene kadar organları parçalayarak oraya ulaşabilir? Bunları yapan bir insan, bir beden, bir ruh, bir söz, bir bakış mı?

Ah kahrolası bir rakamı altında binler…

İnsanlar, yüzlerinde sürekli ikinci bir maske taşımak zorunda kalıyor. “Yapmaz!” dediğimiz insanlar neden daha fazlasını yapıyor hiç düşündünüz mü? Ben düşünemiyorum. Çünkü onlar, ben düşündükçe daha fazlasını planlıyorlar ve planlamakla kalmıyor uyguluyorlar. Gariptir ama en sevdiğim refleksim, nefes alıp vermekti. Beni ayakta tuttuğu için ona minnettarlık duyuyordum. Hem de bedavaya yapıyordu bu işi ve bu yüzden sevgimi de kazanmıştı. Hatta anneannemin dillere destan ıspanaklı böreğinden bile daha çok sevdiğim oluyordu nefesimi. Benim gözlerimin görmesini sağlıyordu. Bir elimin beş parmağını geçmeyen dostlarımı, arkadaşlarımı, değer verdiğim kişileri, beraber gülebilmemiz için yorulmadan elinden geleni yapıyor sanıyordum. Aslında gerçek sandığım dostlarımın ikiyüzlü olduğunu, “Seni seviyorum.” diyen insanların sahteliğini hissettirdiğin için kırgınım sana nefes! Sevdiğim ve sana minnettarlık duyduğum için…

Yaşadığın acılar,
Kaçan uykular,
Susması için yalvardığın sesler,
Atmasına rağmen kırılan kalpler,
Umut bağladığın sözler,
Bedeninde gözükmeyen derin yaralar,
Defalarca dinlediğin şarkılar,
Mutluluğu paylaştığın sokaklar,
Sebepsizce üzerine sinen kara bulutlar,
Çıldırdığını düşündüğün aynalar,
Yaz günü yağan yağmurlar,
Boğazında düğümlenen kelimeler,
Yüzlerine söyleyemediğin küfürler…

İşte bu duyguları hissettiren insanlar biz zamanlar hayatının anlamı, fani dünyanın kazandırdığı şans, yaşayacağın kötücül karanlık günlerin feneri olacak zannediyordun. Bir günde hayatına giren insanlar bir günden daha yakın bir zaman diliminde, aynı hızla gerisin geriye çıkıp gidebiliyor. Yırtamadığın resimlerin, aklından çıkmayan vesveselerin, gözlerinin önünde canlanan anıların bir şerit gibi inmesini de biliyorum…

Hani “Beterin beteri var ya, ben o beterin daha beterini de yaşadım!”

Sen hiç ihaneti tattın mı?
O kırbacı sırtına bir kere yedin mi?
Hem de dost bildiğin insan müsveddelerinden!
Sana yemin ediyorum, bu dünyanın Cehenneminin fragmanı gibi. İhanet; “Ali ata bak.” yazamayan bir insanın şair olmasıdır. Karanlık bir yoldan geçerken korkan insanın dünyaya kafa tutacak bir canavara dönüşmesinin adıdır. Ama eden buluyor. Hiç unutmam, üniversite yıllarımda ev sahibi o kadar paragöz bir insandı ki elimde üç valiz varken yardım etmek ve en azından “Hoş geldin.” demek yerine, “Kira günü gecikiyor!” diyen birisiydi. Okulum bittiğinde ondan aldığım ikinci el eşyaları aynı fiyata alırım senden deyip de yarı fiyatını dahi vermediği için, içimdeki sese uyup bütün eşyaları kırmıştım. Küçük bir not bırakmayı da ihmal etmemiştim.

“Şimdi ödeştik!”

Ancak bilmiyordum ki haklı da olsam haksız duruma düştüğüm için bir gün benden bunun hesabı sorulur. İstanbul’a geldiğimde kaç defa paramı, akbilimi, cüzdanımı kaybettim bilmiyorum. Yani hırsıma yenik düştüm ve ödeştiğimi zannederken, benden fazlası çıktı. Yaşadığım acılar var ya, yaşatanların vay haline! Yaşından çok yaşadıkların büyütecek seni. Ancak öğretecek sana hayatı, bir daha yüz güzelliğine güvenmemen gerektiğini, gerçek dostu, arkadaşı, sevgiliyi. Merak etme; senin unuttuğun kalp kırıklarını ilahi adalet onarırken, yüzündeki tebessümlerin ömrü uzadığında aynaya baktığında şahitlik edeceksin.

Gün gelecek devran dönecek. Bir ara senin mutsuzluktan kıvranışların, başkalarının tatlı uykusunu kaçırmaya yetmemişti. Şimdi gülme sırası sana gelince ağlayıp akıttığın gözyaşların o insanların boğulmasına neden olacak.

‘Bak söylüyorum; koskoca okyanusta değil, akıttığın gözyaşlarında boğulacaklar.

Yılmaz Emre MERT 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İçerik Platformu