Albert Camus- Düşüş’e İçeriden Bir Bakış

Düşüş’e İçeriden Bir Bakış Jean-Baptiste Clamence, toplumun hoşuna gidecek davranışlar sergilemekte ve bu davranış örüntüleri içinde kendisini mutlu hissetmektedir.

“(…) tiyatroda bir çiftin bir araya gelmesine olanak sağlamak için koltuğumu onlara bırakmak, yolculukta bir genç kızın yetişemediği bir fileye valizlerini yerleştirmek başkalarından daha sık yaptığım iyiliklerdi, çünkü bunları yapma fırsatlarını daha dikkatle kolluyordum ve daha tatlı zevkler alıyordum bu davranışlardan.” (s. 21)

Jean-Baptiste Clamence, ben’ini saran hiçliğe kendisini teslim etmiş görünmektedir. Hayatın olağan akışında farklı farklı yaşantılar üretmiş olmasına rağmen özünde benzer duygulanımlar onun benliğini kuşatmış durumdadır. Kadın bedenlerinde unutmaya çalıştığı ruhu, aslında hep hatırında olana işaret etmektedir. Düşüş’te bir arayıştan yahut bir kabullenişten daha çok, var olanı sezdirme yoluyla sergileme söz konusu. İnsana ve insanın farklı hallerine ilişkin derinlikli düşünceler Jean-Baptiste Clamence kimliğinde anlamlı bir yüzey bulup okura yansıyor. Var olma savaşımı, istenmeyen davranışlar, cebelleşmeler dönemecini çoktan geçen, kendini-hayatı tarafsız bir bakışla gözlemleyen birinin içsel konuşmalarına tanık olunuyor kahraman aracılığıyla.

DüşüşClamence gürültüsüz, sakin bir tonda kişisel evreniyle konuşmaktadır. İğreti duranı da erdemli duranı da eşit mesafede karşılamaktadır; ne iğreti duranı aşağılamakta ne de erdemi yüceltmektedir. Hiç kimseye düşmanlık besleyebilecek kadar hiç kimseyle yakınlık kurmamaktadır. İyi kötü, güzel çirkin her yaşantıyı, insanlık hallerini kabullenişi ise bu (uzak)yakınlığın bir sonucu olarak belirmektedir.

Hayatı geldiği gibi karşılama alışkanlığı onun sevilme arzusuna ket vurmamasına yetecek denli güçlüdür. Her şeye rağmen, kendisinin sevilmeye değer biri olduğunu düşünmektedir. Hatta tüm kayıtsızlıklarının merkezinde duran baskın duygusu yine bu sevilme ihtiyacından doğmaktadır. Bu arzu onu bedenden bedene sürüklemektedir. Burada şaşırtıcı olan, kendisini-benliğini kaybetmeden savrulma halinde olmasıdır. Çünkü Düşüş’teki Jean-Baptiste Clamence karakterinin kendisini kaybedip melankoliye kapılabileceği yeterli alanı mevcut. Oysa o, kendini, insanları ve dünyayı okuyabilen bir profile işaret etmektedir. Savruluşu bir kayboluşu yahut arayışı değil, bilinçli bir seçimi barındırmaktadır. Hayatın kendisini sevmekle meşgul olduğu için akıştaki diğer unsurlarla sıkı sıkıya bir bağ kurmamaktadır. Söz konusu diğer unsurlar (arkadaşlıklar, insani tüm ilişkiler, mutluluk, öfke, ölüm…) akıştaki gelip geçici nesnelerdir bir bakıma. Aslolan hayatın kendisidir.

Diğer her şey geçici. Aslolan onun benliğidir. Diğer her şey dışarıda.

“ (…) ben yaşamı seviyorum, işte benim gerçek zaafım bu. Ben yaşamı öylesine çok seviyorum ki, yaşamdan başka şeyler için hiçbir imgelemim yok.” (s. 55-56)

Jean-Baptiste Clamence, yaşamayı sevmeyi zaafla açıklamaktadır. Yaşamı severken aslında kendisini-benliğini sevdiğini hissettirmektedir. Kendine olan zaafı, sevilme ihtiyacı-arzusu, iyi çocuk olma eğilimi onun hayata ve kendine karşı derin bir bağ kurmasına sebep olmuştur. Ne var ki, yine aynı sebepten (zaaftan) kaynaklı olarak kendisinin dışında konumlanan öznelerle, nesnelerle, kavramlarla uzak bir mesafeden uzak bir bağ kurmaktadır. Kendisinin–hayatının dışında olanla yakınlık kuramamaktadır. Özsevgisi ise hayatla–yaşamakla kurduğu derin bağın karşılığıdır.

Mesleği avukatlıktır. Jean-Baptiste Clamence, yargılama kavramını yine hayatla kurduğu derin bağa uygun olarak sıradan olmayan bir algı biçimiyle açıklamaktadır.

“Kendimde yargılanacak bir yan olduğunu kavradığım andan başlayarak, onlarda da dayanılmaz bir yargılama eğilimi bulunduğunu anladım.”* (s. 57)

*Burada yazılı olan ifade, Jung’un Keşfedilmemiş Benlik’ine götürüyor: Kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. Onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.

“Size birkaç kanıtını verdiğim saflığımla, beni tanımayanların, benimle düşüp kalktıkları takdirde beni sevmekten geri duramayacaklarını düşünmüştüm hep. Ama değilmiş.” (s. 58)

Düşüşünün kırılma noktası, yargılamaya ve yargılanmaya ilişkin bir farkındalık geliştirmesiyle oluşmaktadır. Dış dünya bir anlamda ayna işlevini üstlenmeye başlamıştır. Kendine dönük ve kendinden dışa dönük bir yansımayla uyanışı söz konusudur artık. Düşüş’ün başında söyledikleriyle Düşüş seyrinde söyledikleri farklı bir boyut kazanan bir hale evrilmiştir. Kendini nehre atan genç kıza karşı kayıtsız değildir artık. O genç kızı nehirden kurtararak hem genç kıza hem de kendine iyilik yapmış olacaktır. O genç kıza kayıtsız kalmayıp onu kurtardığında kendini de kurtarmış olacaktır. Böylece kabuğuyla, kişisel evreniyle sınırlanan benliğinin dışına çıkıp hayatın farklı bir yüzeyiyle tanış olacaktır.


Kaynakça:

Düşüş -1957 Nobel Edebiyat Ödülü- (28. Baskı), Albert Camus, Çev: Hüseyin Demirhan, Can Yayınları, 2016.

Görsel: Ottokim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İçerik Platformu